Geçenlerde çok eski notlarımı şöyle bir gözden geçirip, bazılarına yeniden el atıp gün yüzüne yeniden çıkarmak istedim. Birbirinden bağımsız kısa kısa notlarım şunlardır ki, keyifle sıkılmadan okumanız inancıyla…

*  *  *

İnsanız… Robot değil. Elbette ki zaman zaman yeri geldiğinde duygularımızı yansıtıyor olacağız. Bazı zamanlar hüznümüz, bazı zamanlar neşemiz, mutluluğumuz, sevincimiz bizi aşıp yansıyor. Demem o ki; maske takıp duygularımızı gizlemeye çalışmak, robotlaşmaktan başka bir şey değil, bayım.

*  *  *

Yolda yürürken karşımdan görme engelli biri geliyordu. Kaba tabirle “kör”. Yanımdan geçerken sanki şu şekilde fısıldamış gibi geldi bana; “Asıl körlük, kalp gözünün körlüğü.”

*  *  *

Cümlelerimdeki bazı kelimeler, kendisinden hemen sonra gelen virgüle takılıp düşüyor. Bundan dolayıdır bazı cümlelerimin devrik oluşu. Bazen de cümlelerimdeki ünlem veya soru işaretlerinin noktaları düşüyor. Sonrasında da darda ve zorda kalıyor cümlelerim; anlamını yitirmemek için…

*  *  *

“Sözüm meclisten dışarı” diye diye hiçbir söz gerçek adresine ulaş(a)madı. Tabi haliyle hiçbir etkisi de olmadı. Artık bize “sözün meclisten içeri” olanları lazım.

*  *  *

Ne  kadar büyürsen büyü… Kaç yaşına gelirsen gel… Annenin yanında hep küçük kalacaksın. Bu cümleden sapmadan devam edelim;

Yakın bir aile dostunun şu sözleri:

“Annem hayattayken bilmiyordum. Annem öldükten sonra bir farkettim ki; 73 yaşındayım.”

*  *  *

Bazen öylesine uzun bir yazı yazıyorum/geçiriyorum ki aklımdan, elimde sadece başlığı kalmış oluyor.
Başlık: Modern İnsanın Dijital Yalnızlığı.

*  *  *

Zamana bırakmak” sözünü çok sık kullanıyoruz. Çoğu zaman bu söze sığınıyoruz. İyi, güzel, hoşta…
Ya zamana bıraktıklarımızı tekrar yakalayamazsak?! Hiç düşündük mü bunu!

*  *  *

Hiçbir şey yapmadan, hak etmediğimiz şeyleri “dua” ederek elde etmeye çalışmak. Ne bileyim, birden kulağıma “dualarım neden kabul olmuyor” diyenlerin sesleri doldu.

*  *  *

Bir Cumartesi sabahı… Hava günlük güneşlik. Masmavi gökyüzü. Arka planda büyük üstad Neşet Ertaş çalıyor. Bu güzel tabloya ne de güzel uyuyor bu türkü. Kulak pasını temizlemek böyle bir şey sanırım.

*  *  *

Kahve ve kitap… Ne güzel ikilidir.

*  *  *

Okuduğum kitaplardaki altını çizdiğim satırlar, kitabın içine saklanmış gizli hazinelermiş gibi geliyor bana. Hazine bulmuş gibi seviniyorum.

*  *  *

İletişim çağının zirvesini yaşadığımız zamanlardayız. İletişim araçları çok, iletişimin kendisi yok. Ara ki bulasın!

Bu sözden uzaklaşmadan şunu ekleyelim; Karşımızdaki insanın gözlerinin içine bakarak iletişim kurmuyor/kuramıyorsak, “iletişim çağı” kavramının hiçbir önemi kalmıyor.

*  *  *

Çayın ilk bardağını bitirdikten sonra “Tazeleyelim mi?” sorusu… Ne de güzel cevaplanır “Eyvallah” diye… Bir fırt daha çekilir çaydan “Bismillah” diye…

Ve ne zaman çay kelimesini duysam, aklıma hemen destek kuvvetleri geliyor; fırından yeni çıkmış simit, poğaça, börek…

Çay demişken, Haşmet Babaoğlu‘nun şöyle bir cümlesi vardı;

“İnce belli bir çay bardağını tutmak, dünyaya ‘tutunmak’ gibi bir şey!”

Son olarak şunu da eklemek istiyorum: Çay, ince belli çay bardağında içilmediği zaman, çaya saygısızlık ve hakaret edilmiş gibi hissediyorum.

*  *  *

Yazmak için herkese malzeme aynı; tamı tamına 29 harf. Ne bir eksik ne bir fazla. Haydi… Sen de kur cümlelerini.

*  *  *

Yolda yürürken bir duvarda şöyle bir yazıya rastladım; “Gurban olduğumun yarattığı… İyi ki varsın!”

*  *  *

Tavşan “küstüm” diye tweet attı. Önce bu tweeti ‘fav’orilerine ekledi dağ. Ardından da retweet etti.

*  *  *

Şimdi şuraya “başkası olma, kendin ol” diye bir cümle bırakacağım. Siz, şarkı sözü sanacaksınız…

*  *  *

Yüreklerdeki mevsim ile dışarıdaki mevsim çoğu zaman birbirini tutmuyor. Bu yüzden kimisi kışın yanıyor, kimisi de Temmuz’da üşüyor.

*  *  *

Sakallarımı kesersem aynada bambaşka biriyle karşılaşır, kendimi bir daha bulamam diye korkuyorum. Aramızda kalsın; bir defa başıma geldi de, kendimi zar zor buldum.

*  *  *

Herkesi biraz kurcalayıp, hatalarını arayacak olsak, etrafımızda selam verecek kimseyi bulamayız.

*  *  *

Bir belgeselde; kendi türüne en kötü davranan yaratık “benekli sırtlan”lardır, diyor. İnsan türünü nasıl pas geçerler, şaşırdım doğrusu. Yalansam, yalan deyiverin.

*  *  *

Bir fincan kahvenin kırk yıllık hatrını, bir sohbetlik hatıra indirdi günümüz modern insanı.
-tabi oturup kahve içebilecek doğru düzgün birilerini  bulursanız-

*  *  *

Ne zaman kendimi dinlemek istesem, bilmediğim bir dilden konuşmaya başlıyor. Dediklerinden hiçbir şey anlamıyorum.

*  *  *

İnsan “hüzün”le yoğruluyor.

*  *  *

Bir çuval inciri rahatlıkla berbat ediyorsa, muhakkak güvendiği bir kaç çuval inciri daha vardır.

*  *  *

İstisnalar kaideyi bozmaz, diyoruz. Bazı istisnalar var ki oysa, tüm hesapları alt üst etmeye yetiyor.

*  *  *

Hayat… Senaryo uzun, rollerimiz kısa. Kimileri başrolde kimileri figüran. Peki arka plandaki temizlikçinin suçu neydi?

*  *  *

Ateşle barutun yanyana durması ne ki. Şimdilerde ateşle ateş, barutla barut kendi aralarında bile yanyana duramıyor.

*  *  *

Sabah alarmlarını erteleye erteleye, hayatta bazı işlerimizi de ertelemeyi öğrendik. Neyse, bari sevdiklerimizi ertelemeyelim.

*  *  *

Ve boşluk… Bu öylesine bir boşluk ki, boşluğun kendisi bile koskocaman yer kaplıyor içimizde.

*  *  *

Çünkü insan, zaman zaman her şeyden ve herkesten sıkılmış olabiliyor. Bir bakıyorsunuz, “kendin“iz hariç, herkese ve her şeye koşturmuş, zaman ayırmışsınız. E tabi, insan yoruluyor haliyle.

*  *  *

İnsan kazanmak zor, kaybetmek çok kolay. Kazanabiliyorsanız “insan” kazanın. 

Sonrası iyilik güzellik…