Taş devrinden günümüz uzay çağına…
Şöyle bir baktığımızda muazzam ve korkutucu hatta ve hatta ürkütücü bir değişim görüyoruz.
Değişim kaçınılmaz ve bu değişim girdabına yakalanmayan hiçbir şey yok.
Canlı veya cansız, insanla temas eden her şey insanla birlikte bir değişim içerisinde. İçinde bulunulan çağın şartlarına göre her şeyle birlikte insanın kendisi de yeniden kurgulanıyor.

Tüm bunlarla birlikte ortaya çıkan iki kavram; modern zaman ve modern insan.

Modern insan kavramında biraz duralım istiyorum.
Çünkü “modern insan” kavramıyla günümüzdeki insan profili pek uyuşuyor gibi görünmüyor. Evet insan bir değişim içerisinde ve yeniden kurgulanıyor olabilir belki ama bu süreç içerisinde insanın mayasında bozulmalar yaşanıyor gibime geliyor. Kısacası modern insan kavramıyla insanın kendisi ters orantı içerisinde dersek yanlış olmaz.

Bozulmalar yaşanıyor derken kastettiğim şey, bizi biz eden değerlerimizi günden güne kaybediyor oluşumuz. İnsan olmaktan gitgide uzaklaşıyoruz yani. İnsan olmanın gerektirdiği değerler bir tahrip içerisinde. Oysa tüm derdimiz en başta insan olabilmek ve de insan kalabilmek.

Bizzat yaşadığım insan ilişkilerim üzerinden örneklerle devam edeyim…

Çok sevdiğim, değer verdiğim, önemsediğim bir insan.
Vakti zamanında birlikte güzel vakitler geçirmişiz, bir şeyler paylaşmışız, hediyeleşmişiz, beraber yemişiz içmişiz vs. Sonra gün olmuş yollarımız ayrılmak zorunda kalmış. Ben başka bir şehirde o başka bir şehirde. Zaman geçtikçe ister istemez araya mesafe giriyor daha az görüşür oluyoruz. Sonra da neredeyse hiç görüşememeye başlıyoruz. Tam bu noktada vefalı olmaya çalışıp hal hatrını sormak için yazıyorum.
Ne dese beğenirsiniz?
“Bir şey mi diyecektin?” dedi.
Düşünebiliyor musunuz durumu? O anlık çok kısa bir şok geçiriyorum. Bu sözün üstüne ne denilebilir ki?
Üzülüp, kırıldığımla kalıyorum sadece. Sonra da o kişiyle hiçbir şey eskisi gibi olmuyor tabi ki.

Yine yakın bir arkadaşım. Birlikte bir şeyler yaşamış, paylaşmış, yemiş içmişiz…
Günden güne görüşmeler azalmış. Arada bir halini hatrını sormak için selam verip yazıyorum. Rahatsızım falan diyor. Tabi bu konuşma mesajlaşma şeklinde olduğu için seri bir yazışma değil aralıklı şekilde oluyor. Çok geçmiş olsun diyorum, iyi dileklerimde bulunuyorum. Mesajı görüyor/okuyor (çünkü görüldü bilgisi artık mevcut) ama cevap verme tenezzülünde bile bulunmuyor. İnsan şaşırıp kalıyor. Bir “teşekkür ederim” demek bu kadar zor olmamalıydı. 

Modern insanın yeni dünyası sosyal medya!

Artık insanlar varlıklarını sosyal mecralar üzerinde sürdürüyor. Ebemin bile Instagram hesabı var deseler şaşırmam. Hatta doğmamış çocuğun bile sosyal medya hesapları açılmış, hazır durumda.

Sosyal medyada herkes mutlu, herkes neşeli, herkes keyifli, herkesin işleri tıkırında.
İsterseniz bundan sonra Instagram kavramı üzerinden gidelim;
Instagram ışıltılı, parlak bir yapay sahneden ibaret. Kırpılmış hayatlar mecrası. Kadraja en iyiyi sığdırıp, görünmeyenlerin kadraj dışında kaldığı bir aldatmaca.

Hayır! Sosyal mecralara karşı birisi değilim. Tam aksine içinde bulunduğumuz dijital çağda bizim de dijital kimliklerimizin/varlıklarımızın olması taraftarıyım. ☝ Hatta bu noktada çevremdeki herkese kişisel web sayfalarınız, bloglarınız olsun, yazın, üretin, paylaşın diye düşüncelerimi dile getiriyorum.

İçerik üretip bir şeyler paylaşmanın en kolay yollarından birisi de yine Instagram. O kadar güzel içerikler paylaşan hesaplar var ki, insan kıskanmadan edemiyor. Tasarımdan yazılıma, kitaplardan sanata, spordan sağlığa kadar öylesine zengin bir içerik var ki, bunu hakkıyla yapanlara hayran kalıyorum. Bilgiyi paylaşmanın ayrı bir hazzı var çünkü.

Konuyu dağıtmadan devam edelim…
Bazen Instagram üzerinden birisi bir şey paylaşmış oluyor. Belki bir kitap, belki film önerisi, belki bir tatlı, yemek, mekan vs. Merak edip mesaj atıyorum o şey hakkında. Hatta bir defasında Magnolia tatlısı yiyebileceğim bir mekan ararken, birisi Magnolia tatlısı paylaşmıştı, hemen mesaj atıp nerede bulabilirim diye sormuştum. Mesajı gördüğü halde cevap vermedi bile. Bunun arkasındaki psikolojiyi merak ediyorum ne olabilir diye! Acaba kendilerine asıldığımızı falan mı sanıyor bu insanlar? Ya da bir büyüklük, bir kibir haline bürünüp; “sen de kimsin be?!” moduna mı geçiyorlar? Yoksa bu bir ego tatmin etmek mi! Pek sanmıyorum.

Karşınızdaki insan kim olursa olsun, tanıdığınız biri veya değil, size mesajla bir şey sormuşsa, bir şey demişse, (taciz ve sarkıntılık içeren mesajları kastetmiyorum tabi ki) cevap verme nezaketinde bulunulmalı diye düşünüyorum. İnsan insana bu kadar kaba, bu kadar yabani, bu kadar saygısız, bu kadar nezaketsiz olmamalı.

Nezaket inancın simgesidir. Ve nazik olmayanın inancı yoktur.

Bir başka mevzu;

Bayramlarda, seyranlarda, önemli gecelerde etrafımdaki insanlara mesaj atmak yerine bizzat telefonla arayıp kutluyorum. Duygusuz ve samimiyetten uzak hazır mesajlara nazaran, bir insanı bizzat telefonla arayıp ona karşı konuşmak bana göre çok daha samimi ve içten bir davranış. Ama zamanla aradığım insan sayısı düştü. Artık birkaç kişi dışında kimseyi aramıyorum bayramlarda. Çünkü şimdiye kadar hep ben aradım onları her defasında. Baktım ki, ben aramadığımda onlar aramıyor, ben de aramayı bıraktım. İlişki türü ne olursa olsun, ister arkadaş, ister dost, ister sevgili, hiçbir ilişki tek taraflı yürümüyor, yürümez de. Bunu bildikleri ve bundan rahatsızlık duyduğumu bildikleri halde aramak yerine mesajla dönüş yapan arkadaşlarım var hala. Enterasan! 😵

Düşünüyorum ve diyorum ki, ya ben olsam ve birisi beni her bayramda seyranda bizzat telefonla arıyor olsa, bu dikkatimi çeker ve derim ki; yahu bu çocuk beni her zaman arıyor bu sefer de ben onu arayayım, der ararım. Ama görüyorum ki, bu noktada da boşa kürek çekmişim. Bırakın aramayı, bazıları mesajla bile sizi hatırlamıyor. Ne kadar üzücü.

Bir de söz verdikleri halde göz göre göre sözlerini tutmayanlar var ki,  bu konuya girmek dahi istemiyorum.
Annemin bir sözü var hiç unutmam; “Bizde söz şereftir.” der. Kulağımıza küpe olsun. 👍

Peki “valla hiç zamanım yok ya”cılara ne demeli!
Bir şey olduğunda size karşı zaman sorunlarından ve sıkıntılarından bahsederler.
İnan hiç vaktim yok, vallahi fırsatım olmuyor, bir türlü zaman ayıramıyorum gibi bilindik kalıplaşmış sözler…
Ben bu zamanım yok mevzusuna da inanmıyorum. Buradaki asıl olay nedir biliyor musunuz? Öncelik!

Evet evet öncelik. İnsanların öncelikleri vardır ve siz karşınızdaki insanların öncelik sırasına göre bir değerdesinizdir. Hatta o insanların önceliklerinde yoksanız, hiç yoksunuzdur, zorlamayın bundan sonrası için. Hiç tereddüt etmeden bu tip insanları hayatınızdan çıkarın. Bu noktada kendinize yapabileceğiniz en iyi yatırım budur çünkü.

Kimse kimseyi kandırmasın, insan yolda giderken bile hatta WC’ye giderken bile 1 dk içerisinde arayıp durumunu karşı tarafa izah edebilir. En basitinden ben seni arayacağım demek insanın 15 saniyesini almaz. Bunu yapmak bu kadar zor değil ya, gerçekten zor değil.

En hassas olduğum noktalardan birisi de şu;

Karşımdaki insanı aradığımda veya mesaj attığımda dönüş yapılmıyor olması.
Hayır, anında bir dönüş beklemiyorum. Aradığınız veya mesaj attığınız insan o an müsait olmayabilir, görmeyebilir, bir sorunu olabilir buraya kadar sıkıntı yok. Hatta ertesi gün bile dönüş yapabilir. Buna da kızmıyorum. Ama müsait olduğunu bildiğim durumda ise ve buna rağmen dönüş yapmıyorsa işte o zaman kızıyorum, tahammül edemiyorum. Çünkü bu karşınızdaki insana saygısızlıktır en başta. Kendinize saygısızlıktır. Kendi insan kimliğinize saygısızlıktır. Müsait olunduğu halde karşıya cevap vermemek, dönüş yapmamak ne demek! Çok ayıp!

Az kalsın unutuyordum; kalp kırmak!
Önceki yazılarımda değinmiştim bu konuya ama bu yazıda da yeri olduğunu düşünüp yine değinmek istiyorum. Bu konuda da oldukça hassasım çünkü.

İnsan, karşısında bir insan olduğunu unutup; dini, dili, rengi, ırkı, cinsiyeti, yaşı ne olursa olsun, sadece “insan” kimliğinden bahsediyorum, karşısındakinin kalbini/gönlünü hiç tereddüt etmeden kırıyor, biçiyor, doğruyor, tuzla buz ediyor, un ufak ediyor. Ne yaptığının farkında bile değil. Kalp diyoruz ya, kalp! Bir durup az düşün, kalp! O kalpte kimler var, belki de sen bile o kalptesin ama o mekanı alt üst edip yıkabiliyorsun. Kalp diyoruz, Allah’ın misafir olduğu tek mekan orası. Oysa insan biraz düşünse, kalp kırmaktan ve gönül incitmekten tir tir korkar, ürperir, ödü kopar. Ama günümüz sözde modern insanı, çok rahat bir şekilde sanki kumdan kale yıkar gibi yıkıp kırıyor karşısındakilerin kalbini.

Öte yandan kalp kırmak da kul hakkına girer. Eğer kalbini kırdığınız insanla bu konuda helalleşmediyseniz.
Özür dilemeliyiz. Özür dilemek insanı küçültmez, basitleştirmez. Aksine insanı insan yapan en büyük erdemlerden birisidir. İnsanların kalbini kırmaktan ödümüz kopmalı, ki kul hakkına girmemek gerekiyor. Kimse intizar almak istemez, kalplerini kırdığınız insanların ahını almayın. Yoksa kırdığınız yerden kırılacak, incittiğiniz yerden incineceksiniz. Bu kaba hareketinizin karşılığını elbet bir gün ödeyeceksiniz. İnsan unutsa Allah unutmaz, eden bulur.

Artık Ziya Paşa‘nın bir sözüyle bitime doğru gidelim.

“Ademe adem gerektir, adem etsin ademi. Adem adem olmayınca, netsin adem ademi.”

Yani diyor ki;
“İnsana insan gerektir, insan etsin insanı. İnsan insan olmayınca, ne yapsın insan insanı.”

Şimdi yeniden modern insan kavramına gelelim.
Ya da bence gelmeyelim. Keşke modern insan kavramındaki insan böyle olmasaydı.

Yine de Sezai Karakoç‘un dizeleriyle umudumuzu canlı tutalım:

“İnsandan insana şükür ki fark var.” 🙏