Kardeşimle bana parçalanıp dağılmamamız için emirler gerekliydi, bu bizim yapı harcımızdı. Baba olmadan hiçbir şey yapmasını bilmiyorduk. Kendi kendimize yapabildiklerimiz tereddüt etmekten, var olmaktan, korkmaktan, acı çekmekten ibaretti.

“Söylesene nefes alıyor mu?” diye üsteledim.
Babanın, en ufak bir kuşkuya yer bırakmayacak bir nefes alma tarzı vardı. Kasılıp kaldığında, bir askılık kadar hareketsiz olsa da, sonu gelmeyen sabit bakışlarla bakıp dursa da, o donup kalmış haline rağmen, hala bu dünyada olduğunu anlamak için göğsünü izlemek yeterdi – başta yamyassı olan göğsü, bizim tek oyuncağımız olan kurbağa gibi kabarır, ölü bir atın karnı kadar şişip irileşir, sonra kısa aralıklarla, küçük sarsıntılarla eski haline dönerdi.

Kardeş soruma cevap olarak başını salladı. O zaman ölmüş, dedim. Sıkça yapmadığım bir şekilde tekrarladım: O zaman ölmüş. Tuhaf olan, bu kelimeleri telaffuz ederken, hiçbir şey olmamasıydı. Kainatın hali her zamankinden daha kötü değildi. Her şey aynı eski uykuya dalmış, hiçbir şey olmamış gibi geçip gidiyordu.

Yanıma geldi ve yüzünü cama yapıştırdı, bunu hep yapardı, zaten bu yüzden, pencere boy hizasında çok kirliydi.

 

Bakın, kelimeleri gerçekten bulamayacak olsaydım, kendimden öyle bir nefret ederdim ki, her şeyi yakardım, …

 

… ama her neyse, anlaşılan yeryüzüne cevaplar almaya gelmemişiz.

 

Cümlelerimde ne vardı bilmiyorum ama cümlelerim artık kardeşimin kafasına girmiyordu. Köy, tabut, para, daha önce kullanmadığımız bu kelimeler onun kavrayışını altüst ediyordu.

 

… bütün iştahımız kaçsa da, oturur çorbamızı içer taş gibi ekmeğimizi yerdik çünkü yemek saatiydi.

 

Dışına bu kadar önem vermek, bana göre içinin boş olduğunu gösterir, diyordum. Böylesine gösterişli bir kutu, içine kapattığı boşluk hakkında hiç de iyi şeylerin habercisi değil diyordum, inanın bana. İçinde hiçbir şey barındırmayan tahtadan bir kale diyordum, daha ne diyeyim.

 

Hatıralamak, güzel bir kelime, var olup olmadığını bilmiyorum, hatıraları olmak anlamına geliyor.

 

İçimden küçük bir şarkı tutturmuş gibi gövdemi sağa sola oynatıp duruyor, boş gözlerle önüme bakıyordum ama cevap vermiyordum.

 

… güneşin altındaki bir sünger kadar susadığımı itiraf etmekle yetindim, aynen böyle dedim.

 

“Hissettiğin yaştasın, sanırım?”
Kendimi tutamadım:
“Hissettiğim yaşta olsaydım, doksan yaşında olurdum,” dedim.

 

“Yazmacı mısınız?” dedim.
Bir daha söylememi istedi. Ama şansına küssün, iki defa tekrarlayıp harcamayacak kadar çok ihtiyacım var kelimelere. Sessizliğimi korudum.

 

… her zaman kendimi sevdiklerime uzun uzadıya açıklamaya çalışmakta olmak da benim dramım işte,…

 

Bazı akşamlar hava çoktan kararmışken, orada ufuk o kadar aydınlık olurdu ki, sanki içine düşecekmişim, dünyanın öbür ucuna kadar gidecekmişim gibi gelirdi bana ve kafam beni kötü yollara saptırmasın diye başımı çevirirdim.

 

Artık renkleri yansıtmıyordu, hasta aynaların kaderi budur. O aynadan her şey, yavan bir geçmişte kalmışlık tadıyla siyah beyaz ve kül rengi olarak sıçrayıp geri geliyordu. Duvar saatleri için denir ya, ona da durmuş bir ayna, salonun şimdiki halini değil, ölüm yoklamış gibi, hafızasındaki en eski yüzleri yansıtan durmuş bir ayna denebilirdi, inanan inanır, ama işte nedeni.

 

Cehenneme gelince, elbette var olmadığını söylemiyorumdum ama şeytana verilecek en büyük cezanın, tanrı’nın içeri kimseyi göndermemesi olduğuna kendimi inandırmaya çalışıyordum,..

 

Öncesinde de sonrasında da ölüm karşısında bir hiçiz, bunu size bendeniz söylüyor.

 

Ne yaparsanız yapın, ne olursa olsun ve ne kadar uzağa giderseniz gidin, nihayetinde, uyumak için uzanmak zorundasınızdır, bu kaçınılmaz. Boynunuzda bir tasma vardır, sizi yere bağlayan yorgunluk sonunda tasmanızdan çeker ve daima düşersiniz, ne yaparsanız elden bir şey gelmez.

 

… ama ben kelimelere güvenirim, sonunda diyeceklerini der onlar. Olduğunuz yerde gözü kapalı beş defa dönün ve bir taş atın, gözlerinizi tekrar açmadan önce o çakıltaşının hangi yana gittiğini bilemezsiniz ama sonunda yere düşeceğini bilirsiniz. Kelimeler de böyledir. Ne pahasına olursa olsun, sonunda bir yere konarlar ve önemli olan tek şey de budur.

 

… adını koyamadığımız her şeyin fakiri olduğumuz o kadar doğru ki.

 

Ne yaparsınız, zeka da şişkinlikler gibidir, olup olmamasına siz karar veremiyorsunuz.

 


*Yazı görseli: @okuyansinem