Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum. Bakımevi’nden bir telgraf aldım:

Anneniz öldü. Cenazesi yarın kaldırılacak.

Saygılar.

Bundan pek bir şey anlaşılmıyor. Belki dün ölmüştür.

. . . . . . . ✂

Bu çarpıcı ve sarsıcı sözcükler Albert Camus‘un o meşhur kitabı Yabancı‘nın başlangıç cümleleri…

Sizi bilemem ama ilk okuduğumda bana oldukça sarsıcı gelmiş ve daha kitabın ilk saniyelerinde -ne oluyor yahu?- tarzında tepki vermiştim. Bir insanın dünyada en çok sevdiği varlık olan annesine karşı böylesine soğukkanlı ve duygusuz oluşu insana ilk başta sarsıcı gelmesi pek normal. Kitabı okudukça karakterimiz Meursault‘u daha iyi tanımaya ve onun bu tür davranışlarını normal karşılamaya başlıyorsunuz. 

Albert Camus’la ilk tanışmam bu Yabancı kitabıyla olmuştu. İyi ki de bu kitapla başlamışım. Kitabı okuduktan sonra en sevdiğim birkaç kitaptan birisi Yabancı oldu. Kitabı elime alıp okumaya başlayıp tekrar elimden bıraktığımda kitap bitmişti. Yani kitabı elime almamla bitirmem bir oldu, bırakamadım. Zaten 110 sayfalık tek seferde bitebilecek bir kitap.

Bu arada Albert Camus’un en çok tercüme edilen kitabı da yanılmıyorsam Yabancı.

Albert Camus

Kitap için yok şöyle, yok böyle, kesinlikle oku hacı gibi cümleler kurmacağım elbette. Ben sadece bendeki etkisi üzerine yazıyorum bu yazıyı. Zaten kitaptan alıntılar da paylaşacağım için, cümleler hoşunuza giderse alıp okursunuz.

Ben bayılıyorum bu kitaba. Meursault zaten orijinal bir karakter. Zaman zaman Meursault sanki beni çağırıyormuş gibi hissediyorum kitabı okumak adına. Uzun zamandan sonra bu çağrıya kayıtsız kalamayıp tekrar gidip aldım ve okudum bu kitabı. Madem en sevdiğin kitaplardan biri buysa, neden kitaplığında bu kitap yoktu da gidip yeniden aldın diye aklınıza gelebilir. Şöyle ki; bu kitabı çok sevdiğim için etrafımdaki arkadaşlarıma falan hediye ediyorum sürekli. Bu yüzden kendi elimde de olmuyordu. 😀

Kitabın daha ilk sayfasından altını çizmiş olduğum birkaç satırla devam edelim;

-Patrondan iki gün izin istedim, böyle bir mazaret karşısında izin vermezlik edemezdi. Ama pek de memnun görünmüyordu. Hatta ona, “Kabahat bende değil,” dedim. Cevap vermedi. O zaman, “Keşke böyle demeseydim,” diye düşündüm. Nihayetinde, ondan özür dilemeye mecbur değildim ki. Hatta daha ziyade onun bana başsağlığı dilemesi gerekirdi. Fakat bunu herhalde öbür gün, beni yas tutarken görünce yapacak. Şimdilik annem sanki ölmemiş gibi.-

. . . . . ✂

Yine kitabın başlarında annesinin tabutu başında yaşanan bir olay;

-O sırada, kapı görevlisi de peşim sıra içeriye girdi. Koşmuş olmalıydı. Biraz kekeleyerek, “Tabutu kapadık, ama vidaları çıkarayım da annenizi görün,” dedi. Tabuta yaklaşıyordu ki, onu durdurdum. “Görmek isemiyor musunuz?” diye sordu. “Hayır,” dedim. Durdu, ben de huzursuz oldum çünkü böyle bir şey söylemenin hiç doğru olmadığını anlıyordum. Az sonra yüzüme baktı, “Neden?” diye sordu bana, ama sesinde sitemli bir ifade yoktu, sırf sebebini öğrenmek istiyor gibiydi. Ben, “Bilmem,” dedim. O zaman beyaz bıyığını burdu, yüzüme bakmadan, “Anlıyorum,” dedi.-

. . . . . ✂

Annesinin cenazesi için patronunda izin istemişti;

-Patrondan iki gün izin istediğim zaman bana neden surat ettiğini uyanırken anladım: Bugün cumartesi. Ben bunu hemen hemen unutmuşum, ama bu düşünce yataktan kalkarken aklıma geldi. Patron, pazar günüyle beraber benim dört gün tatil yapacağımı düşünmüş olmalıydı ve bu da onun hoşuna gidemezdi tabii. Fakat diğer yandan, annemi bugün değil de dün gömdülerse bunda benim kabahatim yoktu, kaldı ki cumartesi ve pazar günü nasıl olsa tatil yapacaktım. Ancak bütün bunlar, patronu yine de haklı bulmama engel olmuyordu.-

. . . . . ✂

Meursault’un kapı komşusu yaşlı Salamano ve köpeğine dair;

-Karanlık merdivenlerden yukarıya çıkarken kapı komşum ihtiyar Salamano’ya çarptım. Köpeği de yanındaydı. Sekiz yıldır onu hep köpeğiyle beraber görürüz. Köpekte bir deri hastalığı var. Ona “Kızıl” diyorlar galiba. Bu yüzden hemen bütün tüyleri dökülmüş, vücudunu yer yer lekeler, kahverengi kabuklar kaplamış. Hep köpeğiyle beraber, küçücük bir odada yalnız başına ömür süre süre, Salamano da sonunda köpeğine benzemiş. Onun da yüzünde  kırmızımsı kabuklar var, saçı sakalı sarı ve seyrek. Köpek de efendisi gibi kamburlaşmış sanki, burnunu uzatıp boynunu gererek yürüyor. İkisi de aynı ırktanmış gibi duruyorlar ama, yine de birbirlerinden nefret ediyorlar. İhtiyar günde iki defa, saat 11.00 ile 18.00’de köpeğini dolaşmaya çıkarır. Sekiz yıldan beri hep aynı güzergahı izliyorlar. Onları Lyon Sokağı’nda her gün görmek mümkün, köpek Salamano’yu ihtiyarın ayağı bir yere takılıncaya kadar çeker. O da, köpeğine dayak atıp küfür eder. Köpek korkudan yerde sürünür, sahibi de onu sürüklemeye başlar. Derken, köpek unutur, sahibini yine sürüklemeye başlar, sonra tekrar dayak yiyip küfür işitir. O sırada ikisi de kaldırımda dururlar, köpek korkuyla, efendisi de hınçla birbirlerine bakarlar. Bu her gün böyledir. Köpeğin çişi geldi mi, ihtiyar, hayvana vakit bırakmaz, onu çeker, köpek de peşi sıra küçük damlacıklardan bir iz bırakır. Köpek odaya pisleyecek olsa, yine dayak yer. Sekiz yıldır bu böyle sürüp gider.-

Çok muazzam bir tasvir ve anlatış değil mi? Bayıldım bu anlatımlara. 😎

. . . . . ✂

Meursault’un kız arkadaşı Marie var bir de;

-Biraz sonra, onu sevip sevmediğimi sordu. Ona bu sorunun manasız olduğunu söyledim, galiba hayır, diye de ekledim. Mahzunlaştı. Ama öğle yemeğini hazırlarken hiç yoktan öylesine güldü ki onu öptüm.-

-Akşam, Marie beni görmeye geldi, kendisiyle evlenmek isteyip istemediğimi sordu. Benim için fark etmediğini, eğer o istiyorsa evlenebileceğimizi söyledim. O zaman da, onu sevip sevmediğimi sordu. Ben de yine daha önceki gibi cevapladım, bunun bir anlamı olmadığını ama elbette onu sevmediğimi söyledim. “Öyleyse neden evleneceksin benimle?” dedi. Ben de ona bunun bir önemi olmadığını ama o arzu ediyorsa evlenebileceğimizi anlattım. Zaten bunu isteyen oydu, bana düşen de evet, demekti. O da evliliğin ciddi bir iş olduğunu belirtti. Ben, “Yoo,” diye cevap verdim. Bir an sustu, ses çıkarmadan yüzüme baktı. Sonra konuştu. Bilmek istediği tek bir şey vardı; aynı şekilde başka bir kadına bağlı olsam ve aynı teklif ondan gelse kabul eder miymişim. Ben de, “Tabii!” dedim. O zaman, kendisinin beni sevip sevmediğini sorguladı, ben de bu konuda bir şey bilemezdim. Yine bir süre sustuktan sonra, tuhaf biri olduğumu, beni kuşkusuz bu yüzden sevdiğini ama belki günün birinde yine aynı sebepten nefret edebileceğini mırıldandı. Verecek cevabım olmadığı için susuyordum ki, o gülümseyerek kolumu tuttu ve benimle evlenmek istediğini ilan etti. Ne zaman isterse evlenebiliriz, cevabını verdim.-

. . . . . ✂


Kitaptan vereceğim alıntılar bence bu kadarı yeter de artar bile. Yoksa altını çizdiğim çok fazla satır var.

Umarım okurken sıkılmamışsındır değerli okuyucu. Söylemek istediğin bir şeyler olursa yorum yazmaktan çekinme lütfen. 👍

Sevgiyle kal! ❤